Kralların, Suikastçıların ve Unutulmuş Sözlerin Birbirine Karışan Tuhaf Hikâyesi

Unutulmuş Sayfalar ve İlk Kederler

Yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında, her iki büyük felaketin de tıpkı tozlu bir kitap rafında unutulmuş eski bir romanın ilk sayfaları gibi, sessiz ve neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük kederlerle başladığını görmek mümkündür. İnsanlar o günlerde, havadaki yaz sıcağının yahut sonbaharın o ilk serinliğinin arkasında saklanan büyük fırtınayı sezebilselerdi, belki de sokaklarda öyle gamsızca yürümeye devam etmezlerdi.

Saraybosna’da Otomobilin Stop Edişi

O yaz, yani 1914’ün o uğursuz Haziran gününde, Saraybosna’nın nemli ve dar bir sokağında duran üstü açık bir otomobilin stop edişi, aslında kocaman bir dünyayı yerinden oynatacak ilk çarkın takılmasıydı. Şoförün yanlış bir sokağa girmesi ve geri dönmek için çabalarken arabayı tam da o gencin, o zayıf, kasketli ve ruhu hırslarla dolu Sırp milliyetçisinin durduğu köşede stop ettirmesi... Tıpkı hayatın bizi ansızın karşı karşıya getirdiği o büyük tesadüfler gibiydi. İki el silah sesi patladı. Avusturya veliahtı ve eşi, o gün oracıkta, ne olduğunu bile tam anlayamadan hayatlarını kaybettiler. Aslında o kurşunlar sadece bir adamı ve kadını öldürmemişti; imparatorlukların, sarayların, gizli yazışmaların ve şifreli telgrafların ardına gizlenmiş devasa bir korku mekanizmasını harekete geçirmişti.

Tren Vagonlarındaki Neşe ve Çamurlu Siperler

Başta kimse bu küçük krizin tarlaları, şehirleri ve milyarlarca insanı yutacağını tahmin edemedi. Viyana’daki bürokratlar sert mektuplar yazdı; St. Petersburg’daki generaller haritaların üzerine mürekkepli kalemleriyle çizgiler çekti; Berlin’de ve Paris’te askerler, "Savaş dediğin nedir ki? Yapraklar dökülmeden, Noel’de evimizde oluruz" diyerek tren vagonlarına neşeyle tırmandılar. Ama hiç kimse evine dönmedi. Birbirine pamuk iplikleriyle bağlı gizli antlaşmalar, dominolar gibi sırayla devrildi ve Avrupa, kendi elleriyle kazdığı o derin, çamurlu siperlerin içine gömüldü.

Kırgın Bir Adam ve Ertelenen Fırtına

Aradan geçen yirmi bir yıl, insanlığın o büyük yarayı unutması ya da öyle görünmesi için yeterli bir süreydi. Eski savaşın mağlup ve ezilmiş ülkesinde, Berlin’in soğuk ve rüzgârlı caddelerinde dolanan kırgın bir adam, halkın incinmiş gururunu toplayıp devasa bir öfkeye dönüştürmeyi başarmıştı. Dünya bir kez daha o eski, tehlikeli oyunu oynamaya hazırlanıyordu ama bu sefer her şey daha sessiz, daha kurnazca kurgulanmıştı. Batı'nın yaşlı devlet adamları, yeni bir felaket çıkmasın diye o hırslı adama istediklerini birer birer verdiler; parçalanan haritalara, yutulan ülkelere göz yumdular. Oysa fırtınanın ertelenmesi, onun yok olduğu anlamına gelmiyordu.

Radyo İstasyonundaki Tiyatro ve Gece Yarısı Propagandası

1939 yılının o ilk Eylül sabahına doğru, sınır kasabasındaki radyo istasyonunda düzmece bir tiyatro sahnelendi. Polonya üniforması giydirilmiş adamlar, önceden hazırlanmış cesetler ve gece yarısı radyodan fısıldanan propaganda cümleleri... Tıpkı bir romancının kurguladığı ama bu kez kanlı ve gerçek bir sahtekârlık gibi. Hitler, "Bize saldırdılar, sadece cevap veriyoruz" dediğinde, zırhlı araçlar sınırdan çoktan içeri girmiş, bombalar şehirlerin üzerine düşmeye başlamıştı. Yine aynı yanılsama tekrar etti: Londra ve Paris'teki liderler belki de bu fırtınanın localarda kalacağını, bu hırsın bir yerde doyacağını sanmışlardı. Ama tarih, bir kez daha aynı acımasız kuralını çalıştırdı; müttefikler savaş ilan etti ve dünya, bir öncekinden daha karanlık bir kuyuya yuvarlandı.

Sessiz Ölümlerin Gölgesi ve İlk Savaşın Masumiyeti

Kralların, suikastçıların ve unutulmuş sözlerin birbirine karışan o tuhaf hikâyesine, aslında en çok insanı ürküten o soğuk sayıların, sayfalara sığmayan o sessiz ölümlerin gölgesi düşer. İlk büyük savaşın tozu dumanı arasında, üniformalar içindeki dokuz milyon sekiz yüz bin askerle birlikte, evlerinde, tarlalarında ya da telgraf hatlarının ulaştığı son kasabalarda rüzgârı dinleyen sekiz milyon sekiz yüz bin sivil, ne için olduğunu tam anlayamadan toprağa karışmıştı. O zamanlar dünya, cephe ile ev arasındaki o ince çizginin hâlâ korundığını, felaketin yalnızca siperlerdeki genç adamları yuttuğunu sanacak kadar masumdu.

Yerle Bir Olan Masumiyet ve İkinci Fırtına

Oysa yirmi bir yıl sonra gelen ikinci fırtına, bu ürkek masumiyeti büsbütün yerle bir etti. İkinci savaşın o zifiri karanlığında, orduların yirmi küsur milyonluk askeri kaybının çok ötesinde; şehirlerin üzerine bir kâbus gibi çöken bombaların, tren vagonlarına doldurulan sessiz kalabalıkların ve ateşe verilen köylerin ortasında beş on milyon değil, tam elli beş milyondan fazla sivil insan yok olup gitti. Dünya nüfusunun neredeyse yüzde üç buçuğu, üniformasız, silahsız ve tamamen savunmasız bir halde haritalardan silinmişti. Artık savaş dediğimiz şey, cephede dövüşen adamların değil; mutfağında çorbasını kaynatırken tepesinden geçen tayyarelerin sesini dinleyen kadınların, çocukların ve yaşlıların hikâyesine dönüşmüştü.

Nükleer Yalnızlık ve Üçüncü Perdenin Kehaneti

Şimdi, sekiz milyarı aşan bu koca dünyada durup o üçüncü ve nihai felaketi düşündüğümüzde, kalbimize sızan o derin sızı daha da katılaşır. Eğer insanoğlu, o eski hırsına ve kibirli körlüğüne yenilip de bu trajediyi üçüncü bir perdeyle tamamlamaya kalkarsa; o günün dünyasında orantılanan o yüzde üç buçukluk yıkım, bugün birdenbire üç yüz milyon insanın bir çırpıda yok oluşu anlamına gelecektir. Fakat modern zamanların o soğuk, akıllı füzeleri ve gökyüzünü yırtan nükleer yalnızlığı göz önüne alındığında, sivil ölümlerinin o baskın ve acımasız oranı tekerrür ederse; bu kez toprağa düşecek olanlar yüz milyonlarla sınırlı kalmayacak, sekiz milyarlık insanlığın milyarı aşan o sessiz çoğunluğu, kendi kurduğu o devasa yıkım makinesinin altında bir daha hiç uyanmamak üzere unutulacaktır.

Kendi Mekanizmasına Teslim Olan İnsanlık

İki büyük yıkımın başlangıcına uzaktan bakıldığında, insanın içini burkan o garip benzerlik hep aynıdır: Silahlarla doldurulmuş devasa depolar, localarda yapılan gizli pazarlıklar, "Bu iş çok kısa sürecek" diyen o kibirli ve gamsız inanç ve nihayetinde küçük bir kasabada ya da dar bir sokakta patlayan o ilk kıvılcım... Her iki savaşta da insanoğlu, kendi kurduğu o devasa mekanizmanın dişlileri arasında ezileceğini göremeyecek kadar kibre kapılmış ve tarihin kendini tekerrür ettiren o karanlık ritmine teslim olmuştur.