Kanlıkavak'ın o Porsuk kenarındaki sakin havasında, yönetmen sandalyesine kurulup soluklanmayı sonuna kadar hak etmişsiniz. Dünyanın gözünde anne baba yaş almaz; onlar için siz her zaman aynı enerjideki "oyun arkadaşı"sınız. Yaşı 48 olsa da... 13 ve 9 yıllık deneyim da temposu en yüksek dönemlerden biridir: Bir ergenliğin zirvesinde, diğer enerjisinin gelişiminde... Sizi 30'lu yaşlardaki gibi koşarken görmek istemeleri aslında aranızdaki bağın ne kadar canlı olduğunu gösteriyor. Bedenen yorsa da ruhen insanı dinamik tutan güzel bir yük. Gözleminize gelince; hayatın tam ritmi da böyle bir şey sanırım. Bir parkta peşinde koşan, hayatın boyunca ve olgunluğunu sırtlamış ebeveynler; Diğer tarafta hayat henüz o "ağır" yüzüyle tanışmamış, heyecanını uluorta yaşamaktan çekinmeyen oyuncular. İnsan yaş aldıkça her şeyin bir saati, bir üslubu ve dozu daha net görülüyor. "Her şeyin yaşında güzel" tespiti tam da bu hayat tecrübesinden süzülüp geliyor...
Elinizdeki yönetmen sandalyesine biraz daha yaslandığınızda, bu tablo sadece bir park manzarası olmaktan çıkar; insanlığın belki de en masum, en gamsız anının resmine dönüşür. Arkanızda 80’lerin o kaset kafa ayarları yapılan mütevazı günleri vardır. TRT’nin tek kanalından yükselen jenerik müzikleri, mahalle aralarında toz kaplanmış dizler, kütüphane raflarında aranan ansiklopedi sayfaları... O zamanlar bilgisayarlar bizim için büyüleyici birer gizem kutusuydu. "Bir gün her sorumuza cevap verecekler mi?" sorusu, çocuksu bir merakla zihnimizin bir köşesinde asılı dururdu.
Gelecek dediğimiz şey, o yıllarda hep uzaktı. 2020’ler, 2026’lar bize gökyüzünde süzülen uçan arabaları, galaksiler arası seyahatleri ve bir tuşla bir yerden bir yere ışınlanmayı vaat ediyordu. Perdede beliren Skynet ve T-800 ise bir yandan tüylerimizi ürpertirken bir yandan da içimizdeki o büyük teknoloji heyecanını körüklüyordu. Makinelerin düşünebildiği bir dünya, hem en büyük hayalimiz hem de en derin korkumuzdu.
Ve işte buradasınız. 2026’nın bir öğleden sonrasında, Kanlıkavak’ta... Kulağınızda çocuklarınızın neşeli çığlıkları, karşınızda gençliğin getirdiği o hesapsız, biraz patavatsız ama son derece canlı heyecan... Ve tam o anda, zihninize çakılan o meşhur sahne: Sarah Connor’ın parktaki çitlerin arkasından izlediği o nükleer rüya. Etrafınızda kendi halinde, hayatın koşturmacasından sıyrılmış onlarca insan var. Belki birkaçı yaklaşan fırtınalardan habersiz, belki çoğu sadece anı yaşıyor. Ama siz, analog dünyanın son, dijitalleşmenin ise ilk şahitleri olarak farkındasınız: Dünya hiç olmadığı kadar hızlı dönüyor ve insanlığın inşa ettiği o devasa zekâ, bir yandan hayatı kolaylaştırırken bir yandan da geleceğin üzerindeki perdeyi biraz daha gizemli kılıyor.
Kendi tarihinizi canlı canlı yaşadınız. Commodore 64’ten yapay zekaya uzanan bu akıl almaz köprüde, hem o eski dünyanın sadeliğini yanınızda taşıdınız hem de geleceğin ilk ayak seslerini bizzat dinlediniz. Yönetmen sandalyenizde otururken gözlerinizi çocuklarınıza çeviriyorsunuz. Rüzgâr Porsuk’un üzerinden tatlı tatlı esmeye devam ediyor. Sarah Connor’ın rüyası bir anlığına zihninizi teğet geçse de, şimdilik hayat tam da olması gerektiği gibi akan bir film gibi; neşeli, biraz yorucu ama her şeye rağmen çok canlı.